19 Eylül 2017 Salı

Hyde Park, Harrods, Fish&Chips ve Çin Mahallesi

Renkli evlerin arasından ayrılarak Hyde Park’a doğru yürümeye başladık. Hyde park, bir ucundan diğer ucuna 4 km'yi bulan çok büyük bir park. Ne yazık ki tamamını gezme şansımız olmadı. Bizim tercihimiz park içinde yer alan Kensington Sarayı ve Kensington Bahçeleri yönündeydi.
Kensington sarayı bir dönem Lady Diana’nın yaşadığı yer. Girişinde Lady Diana’nın fotoğrafını görmek insanı hüzünlendiriyor.
Sarayın bahçesinde yer alan çiçekler her sene farklı bir temada düzenleniyormuş. Bu sene beyaz… Bunun nedeni de Lady Diana’nın ölümünün 20.yılında onun en sevdiği rengi simgelemek..
Kensington sarayından sonra park içinde yürümeye devam ettik ve gölete ulaştık. Çimlerin üzerine yayılmış insanlar tam bir tembellik modundaydı. Onları görünce kendimi düşündüm. Uzun süre oldu böyle uzun uzun çimlerin üzerine yayılıp, gevezelik etmeyeli. Sürekli bir yerlere yetişme durumundayım. Çalışmadığım aylarda bile kursa git, spora git, alışverişe çık, yeni bişiler dene, yap, koştur halindeydim. En kısa zamanda İstabul’da da böyle bir gün organize etmek ve sadece 1 gün de olsa yavaşlamak istiyorum.
Şimdi Londra’daki koşturmamıza geri dönelim J Hyde Park sonra çok katlı alışveriş merkezi Harrods’un yolunu tuttuk. Harrods, bir çok lüks markayı bünyesinde barındıran epey büyük çok katlı bir mağaza.
İçinde giyim eşyasından, ev eşyasına, mücevherattan kozmetiğe kadar bir çok şey satılıyor. Tabi ki fiyatlar oldukça pahalı. Bir de meşhur maskotu var o da bakınız aşağıda J
Sabahtan beri dolaşmaktan ayaklarımıza kara sular inmişti. Hem biraz dinlenmek hem de acıkan karnımızı doyurmak için Soho’ya doğru yola çıktık. Soho, Londra’nın eğlence ve yeme içme semti diyebiliriz. Burada fish&chips molası vererek biraz dinlendik ve karnımızı doyurduk.
Yemek sonrası yola devam… Bu sefer Çin mahallesindeyiz. Soho’da yer alan Çin mahallesi öyle çok büyük bir mahalle değil. Hepi topu bir sokaktan oluşuyor. Sokak boyunca da uzak doğu yeme içme mekanları yer alıyor.
Gün bitti mi?Tabi ki bitmedi J Günün geri kalanı da bir daha ki yazıya…  

14 Eylül 2017 Perşembe

Notting Hill ve Portobello Pazarı

Sabahın erken saatleriydi… Önümüzde bizi bekleyen uzun bir program vardı. Seyahatlerde en sevdiğim nokta hem ailem hem de seyahat arkadaşlarım planı bana bırakıyorlar. Evet öncesinde çok araştırıp belli bir zaman ayırıyorum, biraz yoruluyorum ama dönüş yolunda onların aldığı keyfi görmek buna değiyor.

Erken saatlerde Londra’nın en güzel semtlerinden birini görmek, Notting Hill’e gitmek için yola çıktık. Internette Londranın tüm ulaşım ağını gösteren bir site var: tfl. Bulunduğunuz yeri ve gitmek istediğiniz yeri yazdığınız zaman site, size hangi metro hatlarını, hangi otobüs numaralarını kullanmanız gerektiğini, aktarmaları, süreleri ayrıntılı olarak veriyor. Bu siteyi kullanarak bir çok yere sıkıntısız ulaştık.

Notting Hill’e gitme amacımız hem o rengarenk evlerin olduğu mahalleyi görmek hem de Cumartesi günleri kurulan Portobello pazarını ziyaret etmekti.
Rengarenk evlerin sıralandığı cadde ve sokaklar boyunca yürürken bir çok hediyelik eşya dükkanına rastladık. Birbirinden ilginç, el emeği ürünlerin satıldığı dükkanlar olduğu gibi turistik hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar da vardı.
Ve portobello pazarı… Beklediğimden daha büyük bir pazardı. Giyim eşyasından, hediyelik ürünlere, 2.el ürünlerden sebzeye, meyveye kadar her şey bulmak mümkün…
Klasik turistik eşyalar…

Bu tabaklara bayıldım. Ama oralardan tabak taşıma çılgınlığı yapamayacağım için bakmakla yetindim J
Börekler, pizzalar kruvasanlar bir sürü yiyecek çeşidi vardı…
Pazarda çok çeşitli yiyecek olmasına rağmen ben pasta hakkımı meşhur bir cafe de kullanmak istedim. Hummingbird Bakery internettte oldukça methi olan bir yer. En popüler ürünü ise red velvet cake. Buraya uğradık ve red velvet cake siparişimiz verdik. Pastadan sadece 1-2 çatal alabildim. Bana göre hem ağır hem de öyle aman aman lezzeti olmayan bir tatlıydı. Bu da demek oluyor ki internette çok şişirilen yerlere fazla güvenmemek gerek. Herkesin damak tadı farklı. 
Notting Hill ve Portobello pazarı sonrası yürüyerek Hyde Park’a geçtik. 

12 Eylül 2017 Salı

Bir Küçük Kaçamak

Geçtiğimiz bayram tatilinde ailece 4 günlük bir kaçamak yaptık. Rotamız Londra oldu. Aslında Londra fikri aklımızda yoktu ve birden bire gelişti. Sonrasında vizeye başvurduk. Öncelikle şunu belirteyim İngiltere vizesi almak inanın çok zorlayıcı. Bir çok prosedürü var. Öte yandan prosedürleri yerine getirirseniz vizenin çıkmasında sıkıntı olmuyor. Yani kulaktan kulağa yayılmış olan İngiltere sürekli red veriyor söylentisi biraz abartı.

Vizenin çıkmasının akabinde seyahat rotası oluşturmaya başladım. Sanırım seyahate gitmenin en keyifli yanlarından biri onu önceden planlamak ve daha tatile çıkmadan o heyecanı yaşamak. 3.5 günlük dolu dolu bir program yaptım. Sanırım biraz fazla dolu yapmışım ki tüm programı uygulayamadık, yine de çok keyifli bir seyahat oldu.

Londra’da ilk durağımız London Tower yani Londra kalesiydi. Hava da şansımıza günlük güneşlikti. Böylece kale çevresinde gezmeye, yayılmaya çokça imkanımız oldu.
Londra Kalesi sonrası ise Tower Bridge’i gördük.
Ardından Buckhingham sarayına doğru yola çıktık. Buckingham edindiğim bilgilere göre dışardan gösterişsiz ama içi de buna tezat çok şaşalı bir saraymış. Maalesef içini gezme şansımız olmadı. İçi, kraliçenin 1 aylık yaz tatili için saraydan ayrıldığı dönemlerde ziyarete açılıyormuş.
Buckingham sarayı önünde ki meydan…
Böylece Londra'da ilk günümüzü tamamladık. Yarın bizi dolu dolu bir gün bekliyordu.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Yaz Ortasında Soğuk Algınlığı

Evet bu sıcaklarda, Ağustos ayının ortasında soğuk algınlığı geçirdim. Peki soğu nereden aldın Gamze diye soracak olursanız tabi ki iş yerimde üzerime üfleyen kilimadan derim J Biraz burun tıkanıklığı, biraz kulak uğultusu iki aksırık bir hapşuruk derken çok şükür atlattım. Uzun bir aradan sonra dinlenme bahanesiyle hafta sonunun tamamını da evde geçirmiş oldum.
Ve şimdi de bayram tatili geldi. Herkese güzel bayramlar ve iyi tatiller diliyorum…

18 Ağustos 2017 Cuma

Shura ve Sol Ayağım

İşe başladıktan sonra kitap okuma hızımda doğal olarak bir düşüş oldu. Kitaplığımda yer alan kitapları eski hızımda eritemiyorum maalesef. Yine de fırsat buldukça okumaya çalışıyorum.

En son Nermin Bezmen’in yazmış olduğu Kurt Seyit&Shura serisinin son kitabı olan Shura’yı okudum. Böylece seriyi bitirmiş oldum. Ancak nedense bu kitabı okurken serinin diğer kitaplarından aldığım keyfi alamadım. İlk kitapta Rusya’da başlayan hikaye önce Kırım’a sonra İstanbul’a uzanmıştı. Bu sefer Shura’nın hikayesine Paris’te misafir olduk. Kitapta anlatımın en zayıf olduğu nokta sanırım mekan konusuydu. Kurt Seyit&Shura’yı okurken kendimi hiç görmediğim Saint Petersburg’da ve Kırım kıyılarında hissetmiştim. Keza Kurt Seyit&Murka’yı okurken de cumhuriyet sonrası İstanbul’u bire bir yaşamıştım. Fakat bu kitapta Paris’e ilişkin çok az detay vardı. Ayrıca kitabın bitişi de acele olmuş ve bazı konular sonuçlanmamış gibiydi.

Yine de Nermin Bezmen sevdiğim yazarlardan biri…Son kitabına ısınamamış olsam da yeni yazacağı kitabı dört gözle bekliyorum.
Diğer okuduğum kitap ise Christy Brown’un otobiyografisi olan Sol Ayağım oldu. İnanılmaz bir azim hikayesi… Beyin felçli olarak dünyaya gelen Christy, 4-5 yaşlarına kadar hiçbir zeka belirtisi göstermez. Doktorlar onun hem bedensel hem de zihinsel engelli olduğunu söyler. Buna bir tek annesi inanmaz ve Christy 4-5 yaşlarında iken kardeşinin tebeşiri ile sol ayağını kullanarak A harfi yapar. Böylece annesinin inancını doğrulamış olur.

Sonrasında sol ayağı ile hikayeler yazar, resimler yapar ve İrlandalı ünlü ressam ve yazar Christy Brown olur. Yer yer hüzünlendiğim kitabı bir solukta okudum.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Borusan Contemporary

Rumelihisarı’na kadar geldik. Kahvaltımızı yaptık, manzaranın keyfini çıkardık, kaleyi gezerek tarih de soluduk. Oldu olacak günümüze bir de sanat katalım diyerek kale gezisi sonrası Borusan Contemporary yolunu tuttuk. Burası için, boğazda çok hoş bir köşk içinde hizmet veren bir tür müze diyebiliriz. Sergiler rehber eşliğinde gezilebiliyor.

Kaleyi gezerken o kadar çok sıcaklamıştık ki sergi öncesi müzenin cafesinde bişeyler içerek serinledik.
Müzede 3 ayrı sergi bulunuyor; Üvertür, Günlerin Tortusu ve Ola Kolehmainen… Günlerin Tortusu, adını Tomris Uyar’ın bir kitabından alıyormuş. Henüz okumadığım bu kitabı okunacaklar listeme ekledim bile. Gelelim sergideki eserlerin bazılarına…

Ekrem Yalçındağ – 195 Renk…Tuval üzerine yağlı boya…
Miao Xiachun-Düş Kırıklığı isimli animasyon çalışması…
Ellen Kooi fotoğrafları…
Ola Kolehmainen -  Ayasofya
Marina Zurkov – Daha ve daha (görünmez okyanuslar): Türkiye (bir tür bilgisayar yazılımı)
Ruby Anemic- Cesaret Yoksa Zafer de Yok (aynen öyle J)
Ve borusan odası…
Köşkün terasında da harika bir manzara var…
Kahvaltıydı, tarihti, sanattı ve tabi ki bol sohbetti derken Yasemin ile günün sonuna geldik. Ayrılmadan evvel gelecek buluşmanın da planını yaparak günü noktalamış olduk.

8 Ağustos 2017 Salı

Rumelihisarı’nda Kahvaltı ve Kale Gezisi

Uzun bir aradan sonra Yaseminellamla Rumelihisarı’nda kahvaltı için buluştuk. Kahvaltımızı Rumelihisarı’nda artık bir klasik olmuş olan Kale Çay Bahçesi’nde yaptık. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Bu yüzden kahvaltı boyunca ne sohbetimiz ne kahkahamız bitti J
Kahvaltı sonrası ise Rumelihisarı kalesinde aldık soluğu. Defalarca kez önünden geçtiğimiz kaleyi ikimiz de ziyaret etmemiştik. Müze kartlarımızı göstererek direk içeri girdik. Burçlar tadilatta olduğu için buralara giriş yasak. Ancak kocaman kale içi doya doya gezilip, manzaranın keyfi çıkarılabilir. Biz de aynen öyle yaptık.

Girişte yer alan tarihi toplar…
Yine giriş kısmında yer alan eski eserler…
Kale içinde yukarlara doğru çıkıldıkça karşılaşılan manzara J
Tadilat dolayısıyla kapalı olan burç kapıları…
Ve amfi tiyatro…

28 Temmuz 2017 Cuma

Zeyrek

Evet, kadınlar pazarı sonrası uğradığım semt Zeyrek oldu. Gitmeden evvel internette ufak bir araştırma yapmış ve bunun sonucunda Zeyrek’te bazı evlerin UNESCO tarafından korumaya alındığını öğrenmiştim. Bu evler Zeyrek geneline dağılmış olarak bulunuyor. İşte bazıları;
Sokaklar arasında gezerken kızıl renkli hoş bir yapıya rastladım. Burası benim Haliç’te metrodan her inişimde karşı yamaçta gördüğüm ama ismini bilmediğim büyük yapıydı. Zeyrek Camii ya da Pantokrator Manastırı olarak bilinen yapı Doğu Roma dönemine ait.
Hemen yanında da İstanbul Kitapçısı isimli cafe bulunuyor. Cafede bir yanınızda Pantokrator Manastırı diğer yanınızda Süleymaniye Camii karşınızda Haliç ve Galata Kulesi manzaraları ile keyif çatabilirsiniz.Ben de tam olarak aynısını yaptım.
Buz gibi limontamı yudumlayarak hem manzaranın keyifini çıkardım hem de bol bol fotoğraf çektim.
Sonrasında Zeyrek sokaklarında biraz daha dolaşıp Unkapanı’na inerek günü noktaladım. İniş esnasında serbest gezen bu tavuklar da beni uğurladı J))