24 Nisan 2017 Pazartesi

Rahmi Koç Müzesi (Son Bölüm)

Müzede küçük bir bölüm de oyuncaklara ayrılmış durumda. Çeşitli bebekler, eski bebek evi setleri, minyatür dükkanlar sergileniyor. Bu tip oyuncakların benzerleri ve tabi ki daha fazlasını Sunay Akın’ın Oyuncak Müzesi’nde de bulabilirsiniz. Daha evvel http://yasamizi.blogspot.com.tr/2013/10/bu-muze-cocuklara-m-hitap-ediyor-yoksa.html ve http://yasamizi.blogspot.com.tr/2013/11/bu-muze-cocuklara-m-hitap-ediyor-yoksa.html  yazılarımda oyuncak müzesinden bahsetmiştim.
Müzenin bir odası da Rahmi Koç’un kişisel eşyalarını içeriyor…
Vee Atatürk Odası…Atatürk’ün hastalığının son günlerinde kullandığı kanlı mendili, Zübeyde Hanım’a ait Kuran-ı Kerim sergilenen önemli hatıralar arasında.
Söz konusu isim Rahmi Koç olunca Beşiktaş bölümü de olmadan olmazdı J Beşiktaş’ın kurulduğu ilk yıllarda kullandığı amblem…
Bahçeye çıktığımızda ise son olarak uçakları görüyoruz ve böylece müze gezimizi sonlandırıyoruz.
Sonrasında istikametimiz müze içinde yer alan Cafe Du Levant oluyor. Bir Fransız cafesi olarak hizmet veren Cafe du Levant çok şirin bir şekilde dekore edilmiş, hoş bir mekan. Fiyatları biraz ortalamanın üzerinde. Ancak üzerinde peynir eritilmiş soğan çorbası denemeye değer.

21 Nisan 2017 Cuma

Rahmi Koç Müzesi (2.Bölüm)

Bahçeye geçiş yaptığımızda Sadun Bora’nın dünyayı dolaştığı yelkenlisi Kısmet bizi karşılıyor.
Kısmet ile ilgili hatıraların bir kısmı…
Bahçede nostalji sokağı olarak isimlendirebileceğimiz çok güzel bir sokak bulunuyor. Burada eski tarz eczane, ayakkabı tamircisi, saat tamircisi, oyuncakçı gibi dükkanlar görmek mümkün.

Bir eczane… Eczaneler bile zaman içinde ne kadar çok değişti. Çocukluğumda sürekli gittiğimiz eczaneyi hatırlıyorum. Tezgahın üzerinde rengarenk kolonya şişeleri bulunur ve içeri girdiğimiz anda burnumuza kolonya kokusu çalınırdı.  Eczane demek o renkli sıvıların dolu olduğu cam şişeler demekti benim için. Tabi artık o şişelerden eser kalmadı.
Bir ayakkabı tamir dükkanı…
Veee atölyeler… Müzede; marangozhane, torna hane, yağ üretim atölyesi gibi bir çok atölye canlandırması bulunuyor.
Zeytinyağ atölyesi…
Nostaljik dükkanları ve atölyeleri gezdikten sonra bu sefer başka bir bölüme yöneliyoruz. Geçmişten günümüze demir yolu taşımacılığı…

Atlı tramvaylar…
Kara tren…
Saltanat treni…
Tam trenlerin yanından ayrılacakken bu sefer başka bir taşıta seyyar kamyonete rastlıyoruz.Çocukluğumda domaaaaates diye bağıran satıcının sesi hala kulaklarımda J
Devam edecek…

19 Nisan 2017 Çarşamba

Harika Bir Müze : Rahmi Koç Müzesi

Müzeyi, ilk açıldığı zamanlarda ailece gezmiş ve çok beğenmiştik. Ancak o zamanlar bloğum olmadığı için paylaşma şansım olmamıştı. Hem blogda paylaşmak hem de yeni eklenen kısımları görmek için müzeyi geçenlerde Yaseminella ile yeniden gezdik.

Müze, antika arabaların bulunduğu kısım ile başlıyor. Çeşitli yıllara ait farklı modellerde arabalar sergileniyor. Açıkçası pek araba merakım olmadığın için benim en az dikkatimi çeken bölüm burası.
Üst kata çıktığımızda ise birbirinden farklı faytonlar görüyoruz.
Ne kadar eski ve ne kadar güzel değil mi? Hele sol köşesinde yer alan lambaya bayıldımJ
İki tekerlek sevenler için envai çeşit bisiklet ve motosiklet bulunuyor.
Bebekler de unutulmamış. Geçmiş yüzyıldan kalma bebek arabaları…
Veee denizcilik bölümü…Bu bölüm sevdiğim bölümlerden birini oluşturuyor. Kayıklar, can simitleri, deniz fenerleri ve denize ait daha bir çok şey sergilenmekte.
Minyatür gemi baş figürleri…
Küreklerde ki işçiliğe bakar mısınız?
Bir kayık yapım atölyesi…
İstanbul’daki hemen hemen tüm iskelelerin maketi mevcut. Ben yakın zamanda ziyaret ettiğimiz Çengelköy İskelesi’ni fotoğrafladım.
Veee su altı… Sakin ve huzur verici
Tabi ki devam edecek J

29 Mart 2017 Çarşamba

Sonsuza Kadar Rezerve

Tiyatrodan yeni çıkmış olmamızdan ötürü oyun hakkında konuşa konuşa gideceğimiz mekana vardık. Nereye mi?1930’larda en şaşalı dönemini yaşayan bir mekana, Bolşevik ihtilalinden kaçmış olan Rusların kültürlerini sürdürmek amacıyla kurdukları bir Rus restoranına “Rejans” a vardık.
Merdivenlerden çıkarken dönemin Rus kızlarının sergiledikleri dans gösterilerinin fotoğraflarını seyre dalabilirsiniz.
Kapıdan içeri girer girmez ise sizi bir masa karşılıyor. Masanın üzerinde “Sonsuza Kadar Rezerve “ yazıyor. Üzerinde bulunan bir duble rakı ile masa sonsuza kadar Mustafa Kemal Atatürk için rezerve edilmiş durumda. Atatürk, bu mekana sık sık uğrar rakısını içer, beyaz leblebisini yermiş. O yüzden onun anısına böyle bir şey düşünülmüş.
Mekanın duvarlarında ise geçmişte orada bulunmuş ünlülerin adı yer almakta. Bu ünlüler arasında Greta Garbo, Jack Deleon..vs bulunuyor.
Masamıza geçtikten sonra güler yüzlü bir garson yanımıza gelerek menüyü uzattı.
Biz önce Rusların meşhur borsh çorbasını tercih ettik. Ardından da piroshky, rus salatası ve bir çeşit Rus mantısı olan Pelmeni ile devam ettik.
Yemekler çok lezzetli miydi? Bence o kadar da değildi. Eh işte fena değil diyeceğimiz türdendi. Ancak ambiyans harikaydı.

Yemek esnasında bir kişi arp çalarak kulaklarımızın pasını sildi. Müzik güzeldi ama yine de küçük bir balalayka gösterisi olsa sanki mekana daha çok uyardı.
Şimdilik benden bu kadar…Keyifle ve keşifle kalın J

27 Mart 2017 Pazartesi

Baştan Sona Nostalji Kokan Bir Cumartesi

Cumartesi günü benim için yoğun ve stresli başladı. Sabah erken saatlerde İtalyanca sınavına girdim. Orta seviyeye geçebilmek için önemli bir sınavdı. Fena geçmedi, bakalım şimdi sonucu bekliyorum.

Sonrasında yine Yaseminella ile buluştuk. Yemek yedikten sonra bu sefer kahve molamızı Lebon Pastanesi’nde verdik.
Eski pastanelerin, restoranların hala hizmet vermesi çok hoşuma gidiyor. Lebon tabi ki 1930’larda ki Lebon değildir sanırım ama yine de isminin devam etmesi ve pastane kültürünü sürdürmesi güzel.
Pastanenin duvarlarında eski Beyoğlu fotoğrafları ve bir müşterinin adisyonunu görmek mümkün.
Burada kahvemizi içip, tatlı atıştırmalıklardan yedikten sonra başka bir nostaljik mekana doğru yola çıktık.   
Veeee Pera Palas’dayız. Pera Palas’a geliş amacımız tiyatroydu. Pera’nın Zamanı isimli oyunu görmek için gelmiştik.
Bu oyun klasik tiyatrolardan biraz farklıydı. Şöyle ki; oyun zamanı geldiğinde bizi 4.katın koridoruna topladılar. Hepimize kulaklıklar dağıtıldı ve bir bellboy gelerek bizi 3 gruba böldü. Sonrasında otel odalarında dolaşmaya başladık. Girdiğimiz odalar arasında Agatha Christie’nin, Kral Franz Joseph’in vakti zamanında konakladığı odalar da vardı. Her odada ayrı bir oyun sahnelendi. Oyuncular çok iyiydi, ama oyunların o kadar iyi olduğunu söyeleyemeyeceğim. Bazı oyunlarda sıkıldığım oldu. Buna rağmen böyle interaktif değişik bir oyunun içinde olmak, böyle bir şeyi deneyimlemek güzeldi. Bunların ötesinde Pera Palas gibi tarihi bir mekanın odalarında dolaşmak zaten çok hoştu.
Oyun sonrası akşam yemeği için yine buram buram nostalji kokan bir mekana gittik. Acaba neresi??

23 Mart 2017 Perşembe

Lion ve Aşkın Gözü Kördür

Bugün seyrettiğim iki tane filmden bahsetmek istiyorum. Birincisi gerçek hayat hikayesine dayanan Lion. Bu filmi vizyona girdiğinden beri merak ediyordum ve sonunda seyredebildim. Hikaye Hindistan’da başlıyor. Burada iki kardeşi ve annesi ile çok fakir bir hayat süren 5 yaşındaki Saroo, bir gün boş bir trene biner ve orada uyuyakalır. Sabah tren hareket edip uzak diyarlara doğru yola çıktığında artık Saroo için her şey çok geçtir. Evinden tam 1600 km uzağa dilini bilmediği bir bölgeye Bangladeş’e varmıştır. Burada başından bir takım olaylar geçer ve sonunda bir Avustralyalı çift tarafından evlat edinilir.  Saroo, evlat edilmesinin ardından tam 25 sene sonra ailesine bulmaya karar verir ve hikaye bu yönde gelişir. Yazımın başında da belirttiğim gibi konu gerçek yaşama dayanıyor ve Saroo Brierly’nin hayatını anlatıyor. Ben bu filmi çok beğendim. Son yıllarda seyrettiğim en iyi filmlerden biriydi diyebilirim. 6 dalda Oscar adayı olan film ödül kazanamadı ama kesinlikle izlemeye değer. Özellikle Saroo’nun çocukluğunu oynayan Sunny Pawar muhteşem ötesi. Diğer yardımcı rollerde ise Dev Patel, Nicole Kidman ve David Wenham bulunuyor.
İkinci seyrettiğim film ise Aşkın Gözü Kördür oldu. Orijinal adı Un Homme a La Hauteur olan Fransız yapımı filmi başta seyretsem mi seyretmesem mi diye tereddüt ettim. Açıkçası Fransız filmi olduğu için ön yargı ile yanaştım. Ancak şimdi iyi ki seyretmişim diyorum. Film oldukça keyifliydi. Başrollerinde Jean Dujardin ve Virgine Efira olan film romantik komedi türünde. Genç ve güzel Diane ile 1.40 cm boyundaki Alexandre’ın aşkını anlatıyor. Keyifli 1-2 saat geçirmek için ideal bir film. Ayrıca sanırım Fransızlar artık sıkıcı film yapmıyorlar J
Keyifli seyirler…

20 Mart 2017 Pazartesi

Hoş geldin Bahar ve Son Okuduklarım

Bugün itibari ile resmi olarak bahar geldi diyebiliriz. Artık hava ısınacak, toprak ana uyanacak  ve ağaçlar rengarenk kıyafetlerini giyecek. Kuzey yarım küre için bugün ekinoks vakti. Ben ekinoksu hep 21 Mart bilirdim. Meğer bazı seneler 20 Mart’a denk gelirmiş. Baharın gelişini ben de mis kokulu çiçekler alarak kutladım. Evet ben kendi çiçeğini kendi alan kadınlardanım İlla ki birinin bana çiçek hediye etmesini bekleyerek neden o güzel canlılardan mahrum kalayım di mi ? J
Şimdi etrafı kaplamış mis gibi sümbül kokusunu soluyarak bu yazıyı yazıyorum. Yazımın asıl konusuna dönecek olursak son okuduğum kitaplardan bahsedebilirim.

Birinci kitap; Yorgun Mayıs Kısrakları… Siyasi kimliği ile tanıdığımız Yılmaz Karakoyunlu’nun bu kitabı Cumhuriyet sonrası Türkiye’de yaşananlara ışık tutuyor. Kitapta 3 önemli karakter var. Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve Adnan Menderes. Birbirinden farklı bu üç karakterin yaşamlarına konuk oluyoruz. Daha evvel Nazım Hikmet ve Adnan Menderes üzerine kitaplar okumuştum. Ancak Yahya Kemal’i daha yakından tanımak açısından bu kitap benim için ilk oldu. Kitabın ilk 100 sayfası inanılmaz yavaş ilerledi. Tam ne kadar zor bir anlatımı var yazarın diye oflayıp puflarken konu açıldı ve aldı başını gitti. Kısacası kitabı severek okudum. Yazarın mübadeleyi anlattığı bir başka romanı Mor Kaftanlı Selanik’i de okunacaklar listeme ekledim.
Okuduğum ikinci kitap ise Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm oldu. Bu kitap Zülfü Livaneli’nin ilk kitabıymış. Ancak yazdıkları bir türlü içine sinmediği için geç basılmış. Kitap, Stockholm’de yaşan siyasi mülteci olarak sığınma hakkı elde etmiş bir gencin yaşamını konu alıyor. Diğer Zülfü Livaneli kitaplarından farklı olarak biraz daha psikolojik detaylar ön planda. Ama sonuçta bir Zülfü Livaneli kitabı, su gibi okunup bitiyor.
Keyifli okumalar…